5 Nisan 2020 Pazar

Dr. P.B.’ye Bilim Adamlarının Motivasyonları Üzerine Mektup - T. J. Kaczynski


Dr. P.B.’ye Bilim Adamlarının Motivasyonları Üzerine Mektup


Theodore John Kaczynski


Çeviren: Kara Çam (Nisan 2020)
vahsikaracam.blogspot.com


Çeviriye Esas Alınan Metin: Technological Slavery: Volume One, Fitch & Madison Publishers, 2019 (Letter to Dr. P.B. on the Motivations of Scientists, syf. 267 - 281)


2001 yılında Dr. P.B. adında birinden o yılın 24 Temmuz’u tarihli bir mektup aldım. Mektup “STVG’ye (Sanayi Toplumu ve Geleceği) Cevap” adını taşıyan ve Dr. P.B.’nin o metin ile ilgili bazı eleştirilerinden oluşan sayfaları ihtiva ediyordu. Dr. B., başka şeylerle birlikte, bilim adamlarının temel motivasyonunun insanlığın faydası olmadığı görüşüme (STVG, ¶¶ 88 – 89) karşı çıkıyordu. Başka işler yüzünden, 2009 yılının Mayıs ayına kadar Dr. B.’nin iddialarına cevap verecek fırsatı bulamadım.1 Takip eden, bu cevabın, epey bir değişiklikle, tekrar yazılmış halidir.


I. Dr. B. bilim adamlarının motivasyonlarını tartıştığım yerleri “özellikle zayıf” bulmuş. Şöyle yazmakta: “Bay Teller’ın neden kötü bir adam olduğu ile ilgili uzun bir tartışma. Güzel. Fakat fizikçiler hakkında düşündüğümüzde çoğumuzun aklına Teller’den önce Einstein gelir – ki Einstein bu anlamda tek örnek değildir - ve Einstein iddianızı [STVG’nin bilim adamlarının temel motivasyonunun insanlığın katkısı olmadığı iddiası] çürütmektedir.” Dr. B. bundan başka benim “bilim adamlarının ahlaki kaygıları olmadığını iddia ettiğim” gözleminde bulunmuştur ve başka şeylerle birlikte şunları eklemiştir:
Benim de gerçekten olumsuz diyebileceğim araştırma alanlarında – mesela Lawrence Livermore’da silah tasarımı - çalıştığını düşündüğüm insanlarla konuştuğumda, buradaki işleri yöneten ve bu işlere aktif bir şekilde katılan insanların, işin ihtiva ettiği tüm risklere rağmen, ülkenin yararına olduğunu düşündükleri için orada bulunduklarını gördüm. Ve ülkenin yararına çalışarak, dünyanın da yararına çalıştıklarına inanırlar. Bu insanlar ahlaki kaygıların gayet farkındadır ve ahlaki yargılarını da işin içine koyarlar.
Dr. B. “yönetmekten çok yapılan işe destek veren” bilim adamlarının da bulunduğunu ve bu bilim adamlarının mesleklerini “etik olarak nötr” gördüklerini de eklemektedir.
Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım: STVG’nin 87 – 89. paragraflarında bilim adamlarının genel ve tipik motivasyonlarını tartıştığım açık olmalıdır. İstisna teşkil edebilecek örnekler ile ilgilenmiyordum. Yani, bilim adamlarının %1 hatta %5’inin dahi, insanlığa faydalı olma arzusu ile motive oldukları kanıtlansa, bu durum iddiamı ciddi bir şekilde etkilemeyecektir. Bilim adamlarının motivasyonlarının ne olduğunu sorarken, bilim adamlarının, başka şeyler için değil, bilimsel çalışma yapmaktaki motivasyonlarına vurgu yaptığım açık olmalıdır. Bilim adamlarının çoğunluğunun ahlaki meseleler ile ilgilenmedikleri gibi bir iddiada hiçbir zaman bulunmadım. Bilim adamlarının ahlaki meseleler ile ilgili olduklarını söylemek başka şeydir, ahlaki meselelerin araştırma yapma konusunda bilim adamlarının temel motivasyonu olduğunu söylemek başka şeydir. (Yine de bilim adamlarında, ahlaki meselelere karşı ilgisizliğin birçok örneği bulunabilir. Bazılarını ilerleyen sayfalarda göreceğiz.)
Bu sebeple, bilim adamlarının temel motivasyonun insanlığın faydası olmadığını iddia etmek, bilim adamlarının, laboratuvarın dışında ahlaki meseleler ile ilgilenmediği anlamına gelmez. Dr. B. Einstein’dan bahsediyor. Einstein dünya barışı için çalışmıştır – en azından dünya barışı yararına söylemleri mevcuttur – ve bunu yapmasının sebebinin ahlaki olduğu tartışmasızdır. Fakat bu, fizik alanında araştırma yapmasının motivasyonları ile ilgili bize hiçbir şey söylemez.
Sanırım Dr. B.’nin iddiası, bilim adamlarının bilimsel çalışmalarda bulunurken de ahlaki dürtüler ile hareket ettiğidir. 2002 yılında Dr. B.’nin teorisini, buradaki iki hapishane psikoloğuna sordum. Bana göre çok becerikli olan ve kendilerini “koyu rasyonalist” olarak tanımlayan ve Freudçuluk gibi şüpheli teorileri dikkate almayan kişiler. Aşağıdaki alıntı 9 Nisan 2002 tarihinde aldığım notlardandır:
[Dr.P.B.]’den bir süre önce aldığım bir mektuba cevap yazmayı planladığım için, Dr. Watterson ve Morrison bugün geldiklerinde onlara, psikoloji alanına kendi şahsi ihtiyaçlarına hizmet etmek için mi ... yoksa insanlığa faydalı olmak için mi girdiklerini sordum. Daha sonra onlara, psikologların çoğunun hangi sebeple psikoloji alanını tercih ettiklerini düşündüklerini sordum. Kendi şahsi ihtiyaçları için mi, insanlığa faydalı olmak için mi? Dr. Watterson ve Morrison’un ikisi de, psikologların çoğunun, insanlığa faydalı olmak için değil, kendi şahsi ihtiyaçlarını (Watterson, bunun özellikle “ego ile ilgili ihtiyaçlar” olduğunu vurgulamıştır) karşılamak için psikolog olduklarını söylemişlerdir. Morrison, birçok psikoloğun, insanlara faydalı olmak için psikolog olduklarını iddia edeceklerini fakat gerçek motivasyonlarının bu olmadığını söylemiştir. Watterson ve Morrison’a [Dr. B.]’nin bilim adamlarının “ahlaki kaygılar” ile hareket ettiğine yönelik fikirlerinden bahsettim. Watterson ve Morrison bunu komik bulmuşa benziyorlardı. Morrison gülerek, [Dr. B.]’ye tek bir cümleden oluşan bir cevap vermemi salık verdi: “Git işine!”
II. [Dr. B.]’nin iddiasını desteklemek için, silah tasarımı “işini yöneten ve bu işlere aktif olarak katılan” insanların dünya için iyi olan şeyi yaptıklarını düşündüğünü ve “ahlaki yargılarını da işin içine koyduklarını” tespit ettiğini söylediğini görmüştük. Bunu nasıl “tespit etmiştir?” Sanırım bunu yalnızca onlardan duymuş olmasından. Fakat bu insanlar yaptıkları iş ile ilgili tamamı ile sinik bir tavır içindelerse, ortaya çıkıp neden gerçeği itiraf etsinler? Bu düşük bir ihtimaldir. Eğer bir insan kendi şahsi menfaatleri için zararlı bir iş yapacak kadar pervasızsa, motivasyonları konusunda yalan söyleyecek kadar da pervasız olacaktır.
Askeri araştırma alanında çalışan bilim adamları ile ilgili Dr. B.’den çok farklı görüşlere sahip insanlar bulunmaktadır. Hitler’in Silahlanma Bakanı, kendisini de suçladığı savaş sonrası anılarında şöyle yazmaktadır:
Teknisyenlerin görevlerine olan kör bağlılıklarından çok faydalandım. Teknolojinin görünürdeki ahlaki nötr karakteri sebebiyle bu insanlar yaptıkları iş ile ilgili hiç bir ilkeye sahip değildirler. Savaşın bize dayattığı dünya daha fazla teknik hale geldikçe, bilim adamının gerçekleştirdiği anonim faaliyetlerin doğrudan sonuçları karşısındaki ilgisizliği de o kadar tehlikeli olmuştur.2
Bu teknisyenlerin herhangi biri, kendi işlerinin sonuçlarına karşı tamamen ilgisiz olduklarını dışarıdakilere açıkça itiraf edebilirler miydi? Muhtemelen hayır. Bunun çok iyi bir örneği Hitler’in baş roket bilimcisi olan ve İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefik ülkelerde 20.000 civarında sivili öldüren V-2 roketlerinin geliştirilmesinde çalışan Wernher von Braun’dur.3 Von Braun savaş sonrasında “vatansever” motivasyonlarla hareket ettiğini iddia etmiştir.4 Fakat muhtelemen Von Braun, Hitler için çalışırken Yahudilerin yok edildiğinden haberdar. Çünkü bu, “en geç 1942’den itibaren Almanya’da herkesin bildiği bir sırdı.”5 Ne tür bir vatanseverlik, bütün bir etnik grupları yalnızca nefret sebebiyle yok eden bir rejim için insanı silah geliştirmeye yönlendirebilir? “Vatanseverliğin” von Braun için yalnızca bir bahane olduğu ve gerçekten yapmak istediği şeyin yalnızca roket geliştirmek olduğu açıktır. “1945’in başlarında İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıldığında, Braun ve onun birçok iş arkadaşı, roket çalışmaları ile ilgili destek alacaklarını düşündükleri Birleşik Devletler’e teslim olmayı tercih etmişlerdir...”6
Burada, Hitler için silah geliştirmekle demokratik bir rejime sahip olan Birleşik Devletler için silah geliştirmenin ahlaken aynı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz. Buradaki mesele, bilim adamlarının kendilerine, “vatanseverlik” gibi yüce gözüken motivasyonlar atfetmelerine rağmen, bunların gerçek motivasyonları ile bir ilgisinin olmadığıdır. Ve bu durum, diktatör rejimler için silah geliştiren bilim adamları ile sınırlı değildir.
Birleşik Devletler’de ilk atom bombasının geliştirilmesi çalışmaları, J. Robert Oppenheimer isimli bir fizikçi tarafından yönetilmiştir. Los Alamos, New Mexico’daki7 atom bombası projesine katılan bilim adamlarına yaptığı 2 Kasım 1945 tarihli konuşmasında Oppenheimer şunları söylemiştir: “İnsanların motivasyonları hakkında söylediklerinin her zaman gerçeği yansıtmayabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.” Daha sonra Oppenheimer, bilim adamlarının atom bombası üzerinde çalışmalarının sebepleri ile ilgili olağan bahaneleri sıralar: Naziler bombayı ilk olarak bulabilirdi; dünya üzerinde Birleşik Devletler, atom bombasının felakete sebep olma ihtimalinin en düşük olduğu ülkedir; bilim adamlarının çalışmasının gerçek önemi silahlarda değil atom enerjisinin insanlığa getireceği faydalardadır; vb. vb. vb. Oppenheimer tüm bu meşrulaştırma çabalarının az ya da çok doğru olabileceğini, fakat bilim adamlarının atom bombasını geliştirmelerindeki gerçek motivasyonun, onlar için, yaptıkları işin şahsi bir ihtiyaç, “organik bir ihtiyaç” olmasından ileri geldiğini söylemiştir. Oppenheimer’a göre bilim adamları, insanlığa herhangi bir pratik fayda getirmesinden bağımsız olarak, bilginin yayılmasının ve keşfedilmesinin kendi başına bir amaç olduğu bir felsefeye göre yaşarlar.8
Oppenheimer’ın konuşmasının vardığı yer, Oppenheimer bunu doğrudan söylemese de açıktır: Bilim adamları insanlığın yararı için değil kendi şahsi ihtiyaçlarını tatmin etmek için çalışırlar. Muhtemelen Oppenheimer, bilimin son kertede insanlığa faydalı olduğunu düşünse de, bilimin insanlığa faydalı olması üzerinden meşrulaştırılmasının, bilim adamlarının gerçek motivasyonlarını yansıtmayan bir meşrulaştırma olduğunun farkına varmıştır.
Oppenheimer’ın evrakı arasında bulunan bu konuşmanın yazılı versiyonunun şu notları içermesi önemlidir: “Bu söylenenler genel kamuoyu ile paylaşılmayacaktır. Bu konuşmanın değiştirilmiş bir hali muhtemelen bilimsel dergilerde yakında yayınlanacaktır.”9 Fakat bu konuşma, Smith ve Weiner’ın Oppenheimer üzerine yazdıkları kitapta yer almasından önce, “değiştirilmiş” ya da başka bir biçimde hiç yayınlanmamış gibidir.10
III. Oppenheimer’ın kendisi bilim adamlarının motivasyonları ile ilgili söylediklerinden rahatsız gibidir. Fakat bazı bilim adamları kendi motivasyonlarını, Oppenheimer’dan daha açık sözlü bir şekilde ve herhangi bir rahatsızlık belirtisi göstermeden dile getirmişlerdir.11
Werner von Siemens kendinden uyartımlı jeneratörü bulan ve elektrik uygulamaları alanında başka gelişmelere ön ayak olan, 19. Yüzyılda yaşamış bir elektrik mühendisiydi.12 25 Aralık 1887 tarihli bir mektupta motivasyonlarını şöyle tarif etmiştir:
Kar ve zenginlik için mücadele ettiğim kesindir. Fakat bu yalnızca onlardan faydalanmak için değildir. Daha çok, başka projeler ve faaliyetlerde kullanılacak imkanları elde etmek ve başarım ile birlikte yöntemlerimin doğruluğunu ve yaptığım işin faydasını kanıtlamak içindir. Bu sebeple gençliğimden beri, yalnızca bana değil aynı zamanda benim varislerime de dünya çapında güç ve prestij kazandıracak, ve kız kardeşlerimi ve diğer yakın akrabalarımı daha yüksek bir hayat standardına yükseltmemi sağlayacak Fugger gibi dünya çapında bir firmayı kurmak istedim. ...
İşimizi yalnızca ikincil anlamda bir zenginlik kaynağı olarak görüyorum. Benim için daha çok varislerimin daha fazla yaratıcı işler yapmalarını sağlamak üzere onlara sağlam bir şekilde emanet etmeyi umduğum, kuruluşunu kendim gerçekleştirdiğim bir krallık gibidir.13 [Vurgular eklenmiştir.]
İnsanlığa faydalı olmak ile ilgili hiçbir kelime yok. Fakat Siemens’in sadece onları yapmış olmak amacıyla “projeler”, “faaliyetler” ve “yaratıcı işlere” verdiği öneme dikkat edin. Yani bunlar birer ikame etkinliktir. Bknz., STVG, ¶¶ 38 – 41, 84, 87 – 89.
Fakat, hastalıklarla mücadele gibi, insani amaçları daha açık olan alanlarda çalışan bilim adamlarının motivasyonları insanlığa faydalı olmaktır – değil mi? Bazı durumlar için bu geçerli olabilir. Fakat genel olarak bunun da doğru olmadığını düşünüyorum. Bakteriyolog Hans Zinsser şöyle yazmaktadır:
Salgın hastalıklar alanında çalışanlarla şimdiye kadar hiçbir yakın ilişkisi olmadığı için bu ilginç insanları motive eden yüce duygular ile ilgili yanılgısını paylaştı. Ve bir kişinin yüce duygular ile nasıl motive olabileceğini anlamadığı için bize şunu sordu: “Bakteriyologlar nasıl bu hale gelir?” ... Aslına bakarsanız insanlar bu tarz bir işe, ancak en sonuncusu bilinçli bir şekilde iyilik yapmak olan bazı motivasyonlar ile girerler. Aslında temel mesele, bu alanın heyecan peşinde koşma ihtiyacı duyan insanların kovalayabileceği birkaç alandan birisi olarak kalmaya devam etmesidir. Salgın hastalıklar dünya üzerinde kalan son bir kaç gerçek maceradan birisidir. ... bir zamanlar özgürce yaşayan insan türünün amansız evcilleştirme sürecinden etkilenmeden kalan son gerçek macera bu küçük amansız yaratıklara karşı yapılan mücadeledir... .14
Dr. B. Einstein’ı, motivasyonu insanlığa faydalı olmak olan bilim adamlarından birisi olarak göstermişti. Fakat Dr. B.’nin yanıldığı gösterilebilir.
1917 yılında Einstein şunlar yazmıştır: “O çok övülen teknolojik gelişmemiz ve genel olarak medeniyetimiz, patolojik bir suçlunun elindeki baltaya benzetilebilir.”15 Dolayısı ile Einstein’ın bilimsel çalışmalarının karşılıksız bir fayda sağlama arzusundan kaynaklandığını söylemek zordur. Einstein’ın, fizik alanında kaydedilecek herhangi bir gelişmenin pratik uygulamaları olacağının ve böylece, bir suçlunun elindeki baltaya benzettiği teknolojik gelişmeye katkı yapacağının farkında olması gerekir. Fakat buna rağmen ömrünün sonuna kadar teorik fizik alanındaki çalışmalarına devam etmiştir16 - kendi çalışmalarının da katkı verdiği nükleer silahların geliştirilmesinden sonra bile. Peki neden işini yapmaya devam etmiştir? Bunun sebebi bir çeşit zorlayıcı bir duygunun etkisi altında olması olabilir. Yaşamının sonuna doğru şunları yazmıştır: “Kendimi işimden ayıramıyorum. Kaçınılmaz bir şekilde beni pençelerinin arasında tutuyor.”17
Zorlayıcı bir duygudan kaynaklansın ya da kaynaklanmasın, Einstein’ın bilimsel çalışmalarda bulunmasının insanlığa faydalı olmak ile hiçbir ilgisi yoktur. 67 yaşında yazdığı bir otobiyografide18 Einstein, kendisini bilime adamasının sebeplerinden bahsetmiştir. Daha küçük yaşta umut etmenin ve çabalamanın “boşluğu” (Nichtigkeit) ya da “anlamsızlığı” gibi duyguların baskısı altındaydı. Bu ruh hali depresif ve yenilgici bir zihniyetin ip uçların vermektedir. Bununla birlikte Einstein, çalışma hayatı ile yüzleşemeyecek kadar hassas bir çocuktu. Çünkü erken bir yaşta, ekmek parası kazanmak için gerekli olan didinmenin (Treiben), kendi tabiri ile “acımasızlığını” görmüştür. İlk başlarda bu acı veren hislerden kendini dine adayarak kaçmaya çalışmıştır, fakat okuduğu bilimsel kitapların İncil’deki hikayeleri yalanlaması nedeniyle on iki yaşında inancını kaybetmiştir. Daha sonra teselliyi, kaybettiği dini cennetin yerine kendisine bir “cennet” sunan bilimde bulmuştur.19
Yani Einstein için bilimsel çalışmanın yalnızca bir ikame etkinlik olmadığı aynı zamanda çok acımasız bulduğu dünyadan bir kaçış da olduğu anlaşılıyor. Her halükarda Einstein’ın bilime kendi şahsi ihtiyaçları sebebiyle yöneldiği kesindir. Otobiyografisinin hiçbir yerinde herhangi bir şekilde araştırmalarının insanlığın durumunu iyileştirebileceğinden bahsetmemiştir.
IV. Motivasyonunun kendi şahsi çıkarı olduğunu söylediğim her bir bilim adamına karşılık, karşılıksız fayda amacıyla hareket ettiğini iddia eden bir bilim adamı örnek verilebilir. Karşılıksız fayda sağlamak ile ilgili motivasyonlar tabi ki imkansız değildir. Örneğin tahminimce botanik ve zoolojide alan çalışması yapan insanların motivasyonlarının en azından bir kısmı vahşi bitkilere ve hayvanlara duydukları sevgiden ileri gelmektedir. Her halükarda, karşılıksız fayda ile ilgili iddialara – ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, mevcut toplumun normları ile değerlendirildiğine övgüye değer bulunan motivasyonlar ile ilgili iddialara – genel olarak çok az önem verilmelidir. Bencil bir motivasyonu itiraf eden bir bilim adamı kendisini, çevresindeki insanların gözünde aşağı düşürürken, motivasyonlarının “yüce” amaçlar olduğunu söyleyen bir bilim adamı, diğer insanların beklentileri doğrultusunda hareket etmiş olur ve taktirlerini olmasa bile onaylarını kazanır. Çoğu insanın çoğu zaman, etrafındaki kişilerin onayını kazanacağını düşündüğü şeyleri söyleyecek olması bariz bir gerçektir. Von Braun’un, motivasyonunun “vatanseverlik” olduğunu iddia ettiğinde yaptığı gibi, bu durumun bazı zamanlar bilinçli bir sahtekarlığı ihtiva ettiğine şüphe yoktur. Bence daha sık olarak yaşanan şey ise, bilim adamlarının kendi meşrulaştırmalarına kendilerinin inanmasıdır. Bilimin kendine özgü ve kendisini öven bir ideolojisi vardır. Ve ideolojinin fonksiyonlarından bir tanesi inananı kendi gözünde meşrulaştırmaktır. Sosyolog Monnerot’nun açıkladığı gibi ideoloji,
Motivasyon ve onun motive ettiği şey arasındaki ilişkinin farklı bir versiyonunu sunar. Bir ideolojiyi oluşturan ve organize eden malzemeler, tabir doğru ise, böylece gün yüzüne çıkabilirler. Bunlar yalnızca kabul edilebilir değil aynı zamanda onurludur. Ve sürekli olarak, kabul görmüş toplumsal normlar ile ilişkiye girmeye çalışırlar. ... [İnançlı kişinin] ulaşmak istediği şeyler ideoloji tarafından etik ve toplumsal terimlere tercüme edilir... .”20
Bilimi insani bir uğraş olarak gösteren ideoloji, bilim adamlarının gerçek davranışları tarafından yalanlanmaktadır. Bilim adamlarının kendini insanlığın iyiliğine adamış yardımseverler oldukları imajı, bir çok insanın bilim ve teknolojik gelişmeyi kategorik olarak yararlı buldukları ve bilimsel çalışmanın genellikle çok para getiren bir uğraş olmadığı zamanlarda yerleşmiştir. Uygulamalı bilimlerde çalışan istisna bir bilim adamı zengin olabilirdi – Werner von Siemens’ten bahsetmiştik ve dinamitin mucidi Alfred Nobel başka bir örnektir – fakat genelde bilim adamları düşük bir profesör maaşı ile laboratuvarlarda uzun yıllar boyunca didinip durmuşlardır. Bu sebeple bilim adamlarının bencil olmayan idealistler oldukları algısı oluşmuştur. Hatta bir kaç bilim adamı, araştırmalarından finansal olarak yararlanma fırsatlarını reddetmiştir. X-Ray’i keşfeden Roentgen Nobel ödülünden kazandığı parayı bir üniversiteye bağışlamıştır ve hem o hem de Curie’ler (radyumu bulmuşlardır) buldukları sürecin patentini almayı reddetmişlerdir.21 Dolayısı ile bilim adamlarının bencil duygular içerisinde olmadan insanlığın çıkarına çalışan iyilikseverler oldukları algısının yayılmasında şaşılacak bir şey yoktur – ki bazı durumlarda kendilerinin de bunun böyle olduğuna inandıklarına şüphe yoktur.
Fakat bunların hepsi, bilimin gücün bir aracı olarak muazzam önemini gösterdiği İkinci Dünya Savaşı sırasında değişmiştir. Ünlü bir matematikçi ve önde gelen bilgisayar bilimcilerinden olan Norbert Wiener 1956’da şunları yazmıştır:
Geçmiş zamanların çoğunda, bilim insanları çalışmanın sertliği ve kazançların azlığı ile yetiniyordu... bu sebeple az biraz anti-sosyal eğilimleri olan hırslı bir insan ya da daha kibar ifade etmek gerekirse, başkalarının parasını harcamaktan gocunmayan bir kişi, bilimsel bir kariyerden vebadan kaçar gibi kaçardı. Savaştan beri, eskiden borsada ya da sigorta işinde çalışacak bu tarz maceraperestler bilim alanını işgal etmektedirler.22
Savaştan önce var olduğu hali ile bilim camiası toplumsal bir hareket olarak adlandırılabilir ve bu açıdan bakıldığında Wiener’ın tarif ettiği şey mensuplarına para, statü ve kariyer sunmaya başlayan her toplumsal hareketin başına gelen yozlaşmadan başka bir şey değildir.23 Söylemeye göre yok ki, bilimin yozlaşma süreci Wiener’ın zamanından beri devam etmiştir ve bilimin yozlaştığının herkes farkındadır.24
Bariz bilimsel sahtekarlıklar “gizli anketlerde ortaya çıkmıştır ve bilim adamlarının kabul etmek istediklerinden çok daha yaygındır.”25 Koreli klonlamacı ile ilgili hadise, örneğin, 2006’da geniş kesimlerce duyulmuştur: “Klonlama alanındaki liderden biri olan Hwang Woo Suk verilerinin çoğunun yalan olduğunu mahkemede itiraf etmiştir.”26 Duke Üniversitesi’ndeki araştırmacıların dahil olduğu büyük bir skandal 2011 yılında haber olmuştur ve araştırmacıların hileli makalelerini yayınlayan dergiler, manidar bir şekilde, onları eleştiren mektupları yayınlamak istememişlerdir.27
Açık sahtekarlıkların bilim adamlarının yalnızca küçük bir azınlığının kalkıştığı bir şey olduğu söylenebilir, fakat pek çoğu, sahtekarlığa tehlikeli bir şekilde yaklaşan şeyler yapmaktadırlar. Oynanmış bir makaleyi tıbbi bir dergide yayınlatmak için,
Tıbbi iletişim ajansları ve onun sponsoru olan ilaç şirketleri bir makalenin başlığı ve onun potansiyel yazarının kim olabileceği hakkında anlaşırlar. Bu yazar genellikle ‘düşünce lideri’ imajına sahip tıp doktoru bir akademisyendir. Ajans düşünce liderinden, bazen belli bir ücret karşılığında makalenin ‘yazarı’ olmasını ister. Bir hayalet yazar makalenin tamamını, ya da belki de şirketin vermek istediği mesajı içeren uzun bir özeti yazar ve bu, bu özetin üzerinde bir takım değişikler yapan ya da yalnızca onu imzalayan ve sonra bunu tıp dergisine yollayan akademisyene gönderilir. Genelde hayalet yazarın, ajansın ya da ilaç şirketinin hiç lafı geçmez.28
Tıbbi araştırmanın güvenilirliliği konusunda dünya genelindeki en önemli uzmanlardan birisi” olan meta-araştırmacı John Ioannidis “fon kazanmaya yönelik takıntının güvenilirliği zedeleyecek derecelere vardığını” söylemiştir.29 Ionnidis bir çok araştırmanın yanlı olduğunu bulmuştur: “Araştırmacılar çalışmalarına belirli bir sonucu bulmak üzerine başlarlar – ve bir de bakmışsınız ki o sonuçları elde ederler. ... [S]onuçları manipüle etmek kolaydır. Hatta bazı durumlarda bu kasıt olmadan ve bilinçsiz bir şekilde yapılır. ... Belki de araştırmacıların küçük bir bölümü bu manipülasyonu yapmaktadır. Fakat manipüle edilmiş sonuçların yayınlanmış araştırmalar üzerinde büyük etkileri olmaktadır.”30 “Saygıdeğer meslektaşların yanlı sonuçlarına dikkat çekmenin çok çirkin profesyonel sonuçları olabilir.”31 Ve bu problemler tıbbi araştırmalar ile sınırlı değildir: “Başka meta-araştırma uzmanları benzer problemlerin bilimin her alanındaki araştırmalara zarar verdiğinden bahsetmektedir.”32
Fakat işin en kötü yanı bu değildir. Bilim adamlarının hükumet ve şirketlerin kötü faaliyetlerine sinik bir şekilde katıldığı bir çok durum söz konusudur. Üçüncü Dünya ülkelerinin (Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore) nükleer silah geliştirmelerine yardım eden bilim adamlarını düşünün ya da enerji şirketleri ile işbirliği içerisinde olan profesyonel iklim değişikliği inkarcılarını düşünün. Ve Silikon Vadisi’nde bilim adamları ile iş adamları arasındaki ayrım çizgisi, bu çizginin kaybolduğu noktaya kadar bulanıklaşmıştır. Bazı firmalar, kendi avantajları için, Amerikan halkının izlenmesi konusunda ABD hükumeti ile işbirliği yaparlar.33 Bu tarz bir işbirliği içerisinde olan bilim\iş adamlarının motivasyonlarının “vatanseverlik” olduğunu iddia edip etmediklerini bilmiyorum. Eğer böyle bir iddia varsa bile, bu iddia Wernher von Braun’un vatanseverlik iddiasından daha inandırıcı olmayacaktır.
V. Tüm bu yukarıda söylenenler ışığında görülüyor ki, bir kişinin, bilim adamlarının temel motivasyonun insanlığa faydalı olmak olduğuna inanabilmesi için bu kişinin büyük bir çaba ile kendini kandırması zorunludur. Bilimsel ideolojinin daha zeki bir versiyonu, bilimi insani bir uğraş olarak değil, fakat ahlaki açıdan “nötr” bir uğraş olarak gösterir. Bilim adamları yalnızca, toplumun kullanımına bazı araçlar sunmaktadırlar ve eğer bunun sonucunda bazı kötülükler ortaya çıkıyorsa bunun sorumlusu bu araçları “kötü” kullanan toplumdur. Bilim adamlarının elleri temizdir. İnsanın aklına Matta 27:24 geliyor – “ ... su aldı, ellerini yıkadı ve kalabalığa şöyle seslendi, ben masumum...” (Pontius Pilate).
Encyclopaedia Britannica, teknoloji ile ilgili makalesinde bu “tarafsızlık” argümanını kullanmaktadır34; Br. B. 24 Temmuz 2001 tarihli mektubunda aynı argümana atıf yapmaktadır (bnkz., yukarıda, I); Albert Speer bu argümandan Hitler’e silah yapan teknisyenlerin faydalandığı bir bahane olarak bahsetmektedir (yukarıda, II); ve von Braun aynı şekilde “bilimsel araştırmanın içkin tarafsızlığını” vurgulamıştır. Buna göre bilimsel araştırma, “sonuçları geniş toplumun kullanımına sunulana kadar, ahlaki boyuttan yoksundur.”35
Elbette soyut anlamda teknoloji ahlaki olarak tarafsızdır. Fakat von Braun, Plato’nun Formlarının soyut dünyasında roketlerini yapmıyordu. Roketleri Adolf Hitler için yapıyordu ve bu roketlerin, kitlesel katliamlar yapan bir rejimin savunulması adına, insan öldürmekte kullanılacağını biliyordu. Teknoloji soyut anlamda ne kadar tarafsız olursa olsun, yeni bir teknoloji geliştirdiğinizde ya da teknolojik uygulamaları olacak bilimsel bir prensip bulduğunuzda, yaşadığınız toplumda somut etkileri olacak, somut bir eylemde bulunuyorsunuz demektir. Toplumun bu teknolojiyi başka bir şekilde kullanabileceğini vurgulayarak bu sorumluluktan kaçamazsınız. Von Braun’un, Hitler’in roketlerini silah olarak değil uzay araştırmasında kullanabileceğini söyleyerek sorumluluktan kaçamayacağı gibi.36 Von Braun kendisine, Hitler’in roketleri ile teoride ne yapabileceğini değil, fakat pratikte ne yapabileceğini sorması gerekirdi. Benzer bir şekilde, bugün yeni bir teknoloji geliştirdiğinizde kendinize sormanız gereken, toplumun bu teknoloji ile teoride ne yapacağı değil fakat bu teknolojinin pratikte toplum ile nasıl bir ilişkiye gireceği olmalıdır.
Yukarıdaki paragrafta söylenen her şey gayet açıktır ve roket bilimcisi ya da bir fizikçi ya da bir moleküler biyolog olacak kadar zeki herhangi birinin kendi başına dürüst olarak beş dakika düşünmesi ile bulabileceği şeylerdir. Çoğu bilim adamının “ahlaki tarafsızlık” argümanına sığınması ya kendilerine ve başkalarına karşı dürüst olmadıklarını ya da yaptıkları işlerin toplumsal ve ahlaki sonuçlarını ciddi bir şekilde düşünmeye tenezzül etmediklerini göstermektedir.37
Yaptıkları işin toplum üzerindeki sonuçları hakkında ciddi bir şekilde düşünen çok az sayıda bilim adamı bulunmaktadır. Fakat ahlaki tereddütleri yaptıkları işe çok fazla etki etmez;38 yine de işlerine devam ederler ve vicdanlarını yaptıkları bilimin “etik” kullanımı konusunda vaaz vererek rahatlatmaya çalışırlar. Vaazlarının ve ahlaki tereddütlerinin pratik anlamda hiç bir faydası yoktur.
Alfred Nobel bir savaş karşıtı idi, fakat bu onu güçlü patlayıcılar yapmaktan caydırmadı. Kendisini, “icatlarının yıkıcı gücünün savaşlara bir son vermekte yardımcı olacağı” umuduyla avutmaya çalıştı.39 Bunun ne kadar işe yaradığını hepimiz görüyoruz. Einstein – beyhude bir şekilde – dünya barışını savundu, fakat teknoloji konusunda sahip olduğu fikirlere ve çalışmalarının nükleer silahların bulunmasına yardım etmesine rağmen araştırmalarına neredeyse ömrünün sonuna kadar devam etti. Manhattan Projesine katılan bilim adamları önce atom bombasını inşa ettiler sonra da nükleer enerjiyi kontrol edecek bir uluslararası kurumun kurulması konusunda insanlara vaazlar verdiler. 40 Böyle bir kurum oluşturulmuş olmasına rağmen, herhangi bir şeye faydası olmadı.41 Behavior Control (Davranış Kontrolü) isimli kitabında Perry London insan davranışının manipülasyonunu kolaylaştıran tekniklerin sonuçları hakkında ciddi endişeleri olduğunu gösterdi. Bu tarz tekniklerin kullanımını düzenleyecek çeşitli etik fikirler önerdi.42 Fakat etik fikirlerinin herhangi bir pratik sonucu olmadı. David Gelernter Mirror Worlds kitabında bilgisayar biliminin toplum üzerindeki etkileri ile ilgili endişelerini dile getirdi.43 Fakat buna rağmen Gelernter, bilgisayar bilimi de dahil olmak üzere teknolojik gelişmeyi desteklemeyi sürdürdü44 ve Mirror Worlds kitabında dile getirdiği çekinceler bilgisayar gelişmesinin sonuçlarını düzeltmek konusunda hiçbir etki yapmadı.
2009 yılında AAAI (Association for the Advancement of Artificial Intelligence) yapay zekanın gelişmesinin yol açacağı tehlikeleri tartışacak bir konferans düzenledi.45 Katılımcılar muhtemel çözümler olarak “araştırmaya getirilecek sınırları”, bazı araştırmaların “yüksek güvenlikli laboratuvarlarda” sınırlandırılmasını ve “gelişmeleri şekillendirecek ve toplumun sonuçlar ile başa çıkmasına yardımcı olacak bir kadronun” oluşturulmasını önerdiler. Bunun ne ölçüde bir halkla ilişkiler çabası olduğu46 ve ne ölçüde bilim adamlarının bunlara cidden inandığını söylemek zordur. Fakat her halükarda önerileri umutsuz derecede saftır.
Bilim adamlarının düşündüğü “sınırların” yapay zeka konusundaki araştırmayı genel olarak durdurmak amacını taşımadığı açıktır. Yalnızca bilim adamlarının özellikle hassas buldukları bir takım dar alanlar ile ilgilenmektedir. Bu tarz “sınırlar” uzun süre uygulanamaz. Manhattan Projesinde çalışan bilim adamları silah araştırmalarında çalışmaya reddetselerdi nükleer silahların gelişini yalnızca bir kaç yıl geciktirmiş olurlardı, çünkü kuantum teorisi bir kez geliştirildiğinde nükleer fisyon keşfedilecekti ve bu bilginin er ya da geç birisi tarafından silah yapımına uygulanması kaçınılmaz olacaktı. Benzer bir şekilde yapay zeka konusundaki araştırma devam edeceği için, birilerinin, er ya da geç, (muhtemelen kısa bir sürede) geliştirilen teknik bilgiyi, AAAI’nın “sınırların ötesinde” ilan ettiği alanları işgal etmekte kullanması kesin olacaktır.
Yüksek güvenlikli laboratuvarlar” sıradan insanlar tarafından değil, hükumetler ve şirketler gibi güçlü organizasyonlar tarafından kontrol edilecektir. Böylece bazı araştırmaların yüksek güvenlikli laboratuvarlar ile sınırlandırılması toplumumuzda zaten hakim olan aşırı güç yoğunlaşmasını daha da artıracaktır.
Yapay zekanın gelişmelerini şekillendirecek ve toplumun sonuçlar ile baş etmesine yardım edecek kadro” fikrinin bende uyandırdığı şey ise iğrenme ve dehşettir. Çünkü bu tür insanların insanlık için iyi gördükleri şeyin çapı dört yaşındaki bir çocuktan hallicedir.47 Kontrolü ellerine aldıklarında kuracakları dünyanın nasıl bir şey olduğunu düşündükçe korkudan titriyorum. Fakat pratikte “kadronunelde edeceği başarı, 1945 yılından sonra kurulan ve nükleer enerjinin akıllı bir şekilde kontrol edilmesini ve yalnızca barışçı amaçlar için kullanılmasını sağlamaya çalışan bilim adamı gruplarının elde ettiği başarı kadar olacaktır. Uzun vadede yapay zekanın gelişimini ve kullanımını güce sahip olan ve daha fazla güce ulaşmak isteyen insanların ihtiyaçları belirleyecektir.
Bilim adamları hangi etik standartlardan bahsederse bahsetsin, bu standartların bilim ve teknolojinin genel gelişmesinde yalnızca çok küçük bir etkisi vardır. STVG’nin 92. paragrafında yazdığım şey, temelde doğrudur: “Bilim, insan ırkının gerçek refahı ya da başka bir standarda bağlı olmaksızın, yalnızca bilim adamlarının ve araştırmaları fonlayan devlet görevlileri ile şirket yöneticilerinin psikolojik ihtiyaçlarına boyun eğmiş bir halde, kör bir şekilde ilerlemektedir.”
Dr. P. B.’ye Yazılan Mektuba Katkı
On bir yıllık matematik öğrenciliği ve öğretmenliği tecrübem boyunca, profesörlerin ve öğrencilerin matematiğin çeşitli branşlarında neler olup bittiğinden, kimin ne tarz bir araştırma yaptığından ve kimi matematikçilerin yaptıklarından ve kişiliklerinden bahsettiklerine şahit oldum. Fakat öğrencilerin ya da profesörlerin, yaptıkları işin insanlığa getireceği faydalar hakkında tek bir laf ettiklerine şahit olmadım – yalnızca tek bir istisna haricinde:
Berkeley’deki ikinci yılımda matematik bölümünü, akademik yılın sonunda istifa edeceğim konusunda bilgilendirmiştim. Bunun akabinde, matematik bölümünün ağır toplarından birisi olan Profesör X’den bir telefon aldım. Profesör X, bölümün bir başka ağır topu olan Profesör Y ile birlikte benimle konuşmak ve istifa kararımı tekrar gözden geçirmemi istiyordu. Sonunda X ve Y ile Y’nin ofisinde buluştum. Görüşmeyi iple çekiyordum, çünkü böylece matematik araştırmalarının amaçsızlığı ile ilgili fikirlerimi dile getirebilecektim. Hislerimi açıklama çabalarıma cevaben Profesör Y, matematik araştırmalarını, bu araştırmaların “Asya’da açlık çeken çocuklara yardım ettiği” argümanı ile meşrulaştırmaya çalıştı. Bu o zamanlarda (1969 civarı) sıklıkla duyulan bir klişeydi. Amerikalıların “Asya’da açlık çeken çocuklar” için üzülmesi gerekiyordu ve ülkemizin onlar için bir şeyler yapması gerekiyordu.
Profesör Y’ye, araştırmalarımın, Asya’da açlık çeken çocukların hiçbir işine yaramadığını söyledim. Şaşırmış gibiydi. “Yani,” dedi “yaptığın işin Asya’da açlık çeken çocukların hiçbir işine yaramadığını mı düşünüyorsun!?”
İşim, herhangi pratik bir uygulama ile ilgili hiçbir bağlantısı olmayacak olan soyut matematik alanındaydı. Y’nin çalışma alanı ise sembolik mantıktı. Eğer bir insanın “Asya’da açlık çeken çocuklar” ile ilgili samimi bir takım endişeleri varsa, bu kişinin, açlık çeken çocukların acıları ile ilgilisi olabilecek tarımsal araştırma, ekonomi ya da “az gelişmiş” ülkelerin sosyolojisi gibi alanlarda çalışması gerekir. Bu kişinin, sembolik mantık ya da soyut matematiğin, günün birinde açlık çeken çocuklara yardım edebilecek somut bir uygulamasının bulunabileceği gibi bir hayli spekülatif bir varsayımdan hareket ederek, bu alanları çalışma alanı olarak seçmemesi gerekir. Y’nin “Asya’da açlık çeken çocuklara yardım etmek” gibi çok klişe bir argümanı papağan gibi tekrar etmesi, matematik ile bağlantılı araştırmanın insan ırkına nasıl yardımcı olacağı sorusunu ciddi anlamda hiç düşünmemiş olduğunun açık bir kanıtıydı. Sembolik mantığı kendi şahsi ihtiyaçlarını tatmin ettiği için seçmişti. Ve matematik ile bağlantılı araştırmaların değerinin ne olduğunu açıklaması istendiğinde (ki muhtemelen bu hayatında ilk defa oluyordu) “Asya’da açlık çeken çocuklar” klişesinden başka aklına gelen bir şey olmamıştı.
Profesör X, Profesör Y’den çok daha iyi bir matematikçiydi ve aynı zamanda genel olarak çok daha zeki bir kişiydi. Y’nin Asya’da açlık çeken çocuklar argümanını bir kenara bırakarak, birkaç yıl önce kendisinin de benim gibi, matematiğin amaçsızlığı ile ilgili hislere sahip olduğunu fakat şimdi “böyle hissetmediğini” söyledi. Çalışma alanı olan fonksiyonel analizin sürekli olarak keşfedilen yeni uygulamalarının ilgisini canlı tuttuğunu söyledi. Sanırım burada uygulamalardan kastettiği, soyut matematiğin diğer alanlarındaki uygulamalardı. Fakat teknolojik uygulamalardan bahsediyor olsa bile işinin insanlığa yararlı olabileceği ile ilgili hiçbir iddiada bulunmadı.
X ve Y ile olan diyaloğum bir çıkmazın içine girmişti. Fakat X ile bu olaydan sonraki iki karşılaşmamda bana davranışının kabalığa varan ölçüde soğuk olduğunu söylemem gerekir.
Yukarıda anlattıklarımı 2009 yılında yazdım. Burada anlatılan olayların gerçekleşmesinden kırk yıl sonra. Fakat bu olayları yazarken yalnızca kırk yıllık hatıralara dayanmadım, olaydan on yıl sonra, 1979 yılında, bu hadisenin en önemli noktalarını otobiyografik notlar halinde kaydetmiştim.
1 Cevap verecek zamanı bulduğumda Dr. P. B., 2001 yılında bana yazdığı adreste oturmuyordu. İsmi çok fazla kullanılan bir isim olduğu için onu bulmak imkansızdı. Sonunda Dr. P.B. olduğunu iddia eden bir kişi bana bir adres gönderdi. Cevabımı bu adrese gönderdim fakat sonrasında herhangi bir yanıt almadım. Muhtemelen yanlış adresti.
2 Speer, Albert, Inside the Third Reich, terc. Richard and Clara Winston, Macmillan, 1970, syf. 212.
3 The New Encyclopaedia Britannica [NEB (2003)], Vol. 29, “War, Technology of,” syf. 569-570: 4.000 V-2 müttefik şehirlerine karşı ateşlendi ve atış başına ortalama 5 kişiyi öldürdü, 5x4.000 = 20.000. ayrıca bknz. The Week, Mart 6, 2009, syf. 39.
4 NEB(2003), Vol. 2, “Braun, Wernher von,” syf. 485.
5 R.J. Evans, The Third Reich at War 1939 – 1945, Allan Lane, Penguin Books baskısı, London, 2008, syf. 560. Yahudilerin yok edilmesinden başka, Nazi’lerin gerçekleştirdiği diğer mezalimler de Almanya’da geniş kesimler tarafından biliniyordu. Bknz., örn., Rothfels, passim.
6 NEB (2003), Vol. 19, “Exploration,” syf. 47.
7 Konuşmanın tam metni Smith & Weiner, Robert Oppenheimer: Letters and Recollections, Stanford University Press, 1995, syf., 315 – 325’te bulunabilir.
8 Oppenheimer’ın bu konu hakkındaki görüşü başka bir çok fizikçi tarafından da açıkça doğrulanmıştır. Kolbert, “Crash Course: Can a seventeen-mile long collider unlock the universe?,” The New Yorker, May 14, 2007, syf. 76. Ayrıca bknz., syf. 81: “Günümüz laboratuvarında genellikle arzu edilen şey, kabul edilmiş bilgi yapısındaki boşluğu dolduracak bir cevaptır. Bu boşluğun doldurulmasının, toplumun diğer üyelerine doğrudan ya da dolaylı olarak sağlık, rahatlık, ya da zenginlik getirip getirmemesinin hiçbir önemi yoktur.”
9 Smith & Weiner, syf. 315, 350 not 20.
10 Age.
11 Burnet’nin Dominant Mammal kitabının Beşinci Bölümü bilim adamlarının motivasyonları konusuna doğrudan ya da açık olarak değinmemektedir. Fakat yazar kendi motivasyonları ve diğer bilim adamlarının motivasyonları hakkında epey bir şey söylemektedir. Bilim adamlarının temel motivasyonlarının (ya da motivasyonları arasında bunun hiçbir şekilde bunun yer almadığını?) insanlığa faydalı olmak olmadığını açıkça ortaya sermektedir. Ve bilim adamlarının kovaladığı bir ödül olarak, tekrar tekrar statüye (“kabul görmek”, syf. 82, 91; “prestij”, syf. 87; hiyerarşide egemen olmak, passim) vurgu yapmaktadır. Burnet’nin kitabı 1970 yılında basıldığında, “güç süreci” ve “ikame etkinlik” konseptleri henüz ortaya çıkmamıştı. Fakat Burnet bilimin, ilgili yeteneklere sahip insanların güç sürecinden geçebileceği bir ikame etkinlik olarak önemini vurgulamaktadır. Mesela sayfa 90’da yetenekli insanların yapabileceği, onlara uygun işlerin sağlanmasının öneminden bahsetmektedir; örn.: “Bir refah toplumunun en büyük toplumsal gerekliliklerinden bir tanesi, toplumda bulunan yüksek zekaya sahip insanların büyük bir oranının zekalarını kullanabilecekleri bir mesleğe sahip olmalarını sağlamak ve onlara bu işi yapmanın buna değdiğini hissettirmektir.” (syf. 91); “Meteorolojik fenomenlerin gün be gün incelenmesi artan seviyedeki bilim adamına kalifiye bir istihdam imkanı sunabilir…” (syf. 93); “Zor ve gösterişli bir şeyin yapılabilme imkanının olması sebebiyle yapılmak zorunda olması, irrasyonel bir teknolojik ve bilimsel momentum yaratmaktadır. Bu Everest’e çıkmanın nedenini soran soruya verilen meşhur cevabın bilimsel ve teknolojik alemdeki versiyonudur – çünkü Everest oradadır.” (syf. 98).
12 Bknz., Zimmermann G.A, Das Neunzehte Jahrhundert, syf. 439 – 442; NEB (2003), Vol. 10, “Siemens, Werner von.” Syf. 787.
13 Klemm, Friedrich, A History of Western Technology, terc. Dorothea Waley Singer, M.I.T. Press, altıncı baskı, syf. 353.
14 Zinsser, Hans, Rats, Lice, and History, Blue Ribbon Books, 1935, syf. 12 – 14.
15 Albert Einstein, Heinrcih Zangeer’e 6 Aralık 1917 tarihli mektup, Schulmann et al., The Collected Papers of Albert Einstein, Princeton University Press, 1998, Vol. 8, Part A, syf. 561 – 562. Einstein aynı mektupta insan yaşamının teknoloji tarafından bozulması, kirlenmesi ya da zehirlenmesinden (Verseuchung) bahsetmektedir. Bu modern teknolojiyi bir suçlunun elindeki baltaya benzetmesinin istisnai bir yorum değil, kesin bir fikrin ifadesi olduğunu göstermektedir.
16 NEB (2003), Vol. 18, “Einstein,” syf. 157.
17 Age.
18 Schilpp, Paul Arthur (ed.), Albert Einstein: Philosopher Scientist, 1995, syf. 1 – 94.
19 Bu paragrafın tamımı için bknz., age.., syf. 2, 4.
20 Monnerot, Jules, Sociology and Psychology of Communism, Beacon Press, 1960, syf. 136, 140.
21 Urban-Klaehn, Jagoda, Polish American Journal, Sept., 2012, syf. 10.
22 Wiener, Norbert, I am a Mathematician, Doubleday & Company, 1956, syf. 271 – 72.
23 Karşılaştırın Kaczynski, Anti-Tech Revolution, Bölüm Üç, Kısım II, Tespit 4’ün tartışılması.
24 Age’de görülebileceği gibi bir hareketin yozlaşmasının – sahterkârlığın kesinlikle yozlaşmanın bir türü olmasına rağmen - sahtekârlık ile eş anlamlı olma zorunlu değildir. Bir hareketin “yozlaşmasından” bahsettiğimizde, hareketin üyelerinin çoğunluğunun, hareketin iddia edilen idealleri ile değil, para, statü ya da kariyer gibi geleneksel şahsi çıkarlar ile motive olduğundan bahsediyoruz. Muhtemelen günümüzde bilim adamlarının çoğu bilinçli bir şekilde sahteâr değildir fakat bu bilimsel çalışma yapmaktaki motivasyonlarının idealist olduğu anlamına gelmez.
25 Freedman, The Atlantic, Nov. 2010. syf. 82. Ayrıca bknz., Kelly & Wearne, Tainting Evidence: Inside the Scandals at the FBI Crime Lab, The Free Press, 1998 syf. 13, ve özellikle Lam, The Atlantic, Sept. 2015, syf. 19.
26 Time, July 17, 2006, syf. 11.
27 The Economist, Sept. 10, 2011, syf. 91 -92.
28 Elliot, Carl, The Atlantic, Dec. 2010, syf. 26. Ayrıca bknz., Lam., The Atlantic, syf. 19.
29 Freedman, syf. 78.
30 Age., syf. 80.
31 Age.
32 Age., syf. 85.
33 Risen & Wingfield, New York Times, June 20, 2013, syf. A1, A17.
34 NEB (2003), Vol. 28, “Technology, The History of,” syf. 471.
35 Age., Vol.2, “Braun, Wernher von,” syf. 485.
36 Rothfels, Hans, Deutsche Opposition gegen Hitler: Eine Würdigung, Fischer Taschenbuch, 1986, syf. 43, şöyle yazmaktadır: “Teknolojiye inananların ve Nazi rejimi için çalışan yüksek uzmanların kendilerini maksimum performansa, tabir doğru ise ‘soyut’ bir şekilde adamış olmaları (yerine getirilen somut amaç ile hiçbir bağının olmadığı varsayılan bir bağlılık) üzerlerine istisnai bir sorumluluk almalarına sebep olmuştur.” Fakat bunun tartışılmasına gerek yoktur – bu durum gayet açıktır.
37 Yazarın bu konu hakkındaki şahsi bir tecrübesi için bknz., aşağıda, Dr. B.’ye Yazılan Mektuba Katkı.
38 Bazı bilim adamları, silah geliştirme çalışmalarında yer almayı reddetmeleri gibi, çalışmalarına belirli sınırlar çekerler. Bu durum bilim adamları nezdinde ciddi bir düşünceyi göstermez, çünkü silahlar bilimin olumsuz uygulamalarından yalnızca en açık olanıdır. Uzun vadede sivil uygulamaların, toplumumuzun geleceğini belirlemekte çok daha büyük bir önemi vardır. Üstelik bilim adamlarının silahlar üzerinde doğrudan çalışmayı reddetmesinin silah gelişimini durdurmakta çok küçük bir etkisi olur. Örneğin aerodinamik alanında çalışan bir araştırmacı, yalnızca sivil uçakların tasarlanmasında çalışıyor olsa bile, ön ayak olduğu gelişmelerin askeri uçak teknolojisine de uygulanmasını engellemek konusunda hiçbir şey yapamaz.
39 NEB (2003), Vol. 8, “Nobel, Alfred Bernhard,” syf. 738.
40 Smith & Weiren, syf. 303, 310.
41 Kaczynski, Anti-Tech Revolution, Bölüm Bir, Kısım I, “Barış için Atom” tartışması.
42 London, Perry, Behavior Control, Harper & Row, 1969.
43 Gelernter, Mirror Worlds, Oxford University Press, 1991, syf. 213 – 225.
44 Gelernter, “Technology Crisis.”, The Missoulian, Feb. 24, 1992.
45 Gelernter, “Scientist Worry Machines May Outsmart Man.”
46 Son yıllarda duyduklarıma göre bazı bilim adamı organizasyonları ya da onların halkla ilişkiler firmaları bilimin toplumda oynadığı rolü meşrulaştırmak amacıyla epey karmaşık argümanlar geliştirmekteler. Bilim camiasının propagandasının, özellikle de zeki çevrelere yönelik yapılan gelişmiş propagandanın çalışılması, çok arzu edilir bir şeydir ve hayli önemlidir. Fakat içinde bulunduğum şartlar itibarı ile benim kapasitemin ötesindedir. Her halükarda, propagandacıların argümanları ne kadar sofistike olursa olsun, şimdiye (2016) kadar benim medyada gördüklerim, çoğu bilim adamının yaptıkları işin toplumsal ve ahlaki sonuçları hakkındaki düşüncelerinin çok sığ ve çocukça olduğuna işaret etmektedir. Tabi ki, bahsettiğimiz istisnalar bulunmaktadır.
47 Örnek: Apple’ın ortak kurucusu Steve Wozniak “robotların insan ırkını ele geçirmesinin iyi bir şey olacağını düşünmektedir,” çünkü “bizlerden daha zeki olacaklardır” ve bizleri “ailenin evcil bir hayvanı haline getirip, bize her zaman iyi bakacaklardır.” Bknz., S. Gibbs.